İPEK HANIM ÇİFTLİĞİ

Türkiye’de hem taze, hem sağlıklı, hem de lezzetli sebze-meyve aramaya koyulduğunuzda yol sizi Nazilli’de kocaman bir çiftliğe çıkarıyor. Çiftliğin sahibi, İstanbul’daki hayatını arkasında bırakıp Nazilli’de İpek Hanım Çiftliği’ni kuran Pınar Kaftancıoğlu… “Düzgün beslendiğinizde, bulduğunuz her fırsatta doğaya döndüğünüzde kendinizdeki değişimi rahatça fark edersiniz” diyen Kaftancıoğlu ile köy hayatı, çiftliğin kuruluş öyküsü, sağlıklı yaşam ve organik ürünler üzerine sohbet ettik.

İpek Hanım Çiftliği’ni kurmadan önce neler yapıyordunuz, biraz hikayenizden bahseder misiniz bize?

68’de İstanbul’da doğdum. “40’lı yaşların sonlarındayım” diye çevirmeye çalışsam da artık torun seven bir babaanne olduğum için yaşımı saklamak da pek mümkün olmuyor. Yaz tatillerim dışında otuzuncu yaşıma kadar İstanbul’da yaşadım. On altıncı yaşımda kazandığım İstanbul Üniversitesi’ni dördüncü sınıfta yarım bıraktım. Üniversite yıllarımda erken annelik, oğlum… Çok kısa süre evli kaldım, boşandım. Sonra da 2000’lerin sonunda epey uzun süreli bir beraberliğimden kızım İpek dünyaya geldi.

Asıl mesleğiniz nedir?

Ben işletmeciyim. Serbest meslek diye doldurdum genelde anketleri, öyle çok “Titrim şuydu” diyeceğim bir işim de olmadı. Çocukluğumda, okunmuş Teksas-Tom Miks ticareti, gençliğimde yazlık beldelerin pazarlarında şile bezi satmak, biraz daha büyüdüğümde İstanbul’da iyi para getiren ama sıkıcı işler… Otuzlara yaklaştığımda o dönemin büyük holdinglerinden birinin sahibinin sağ kolu idim. “Ne iş varsa Pınar halleder” gibi bir şey… CEO, CFO tarzı unvanlar o yıllarda pek konuşulmazdı.

Sizi İstanbul’u bırakıp Nazilli’de bir çiftlikte yaşamaya iten asıl olay nedir?

Sanıyorum oğlum… Şehrin genel sıkıntısı, trafikte gıcırdaya gıcırdaya aşınan dişlerim, stres, “Kaçıp gideceğim buralardan” cümlesini tekrarlama sıklıkları… Hedefim, Ege idi. Hatta daha nokta atışı ile, Şirince idi. “Gideyim Şirince’ye, alayım bir taş ev, altı restoran olsun, üst katına ufacık bir otel…” şeklinde bir hayaldi bendeki. Nasıl yapılır, nasıl edilir diye araştırırken 97’de Şirince’de ufak bir taş evi satın aldım, oğlan da o yıl ilkokuldan mezun oldu, “O okula mı yazdırsak, bu okula mı versek” diye düşünürken “Madem okul değişiyor, haydi hayatı da değiştirelim” diyerek atlayıp geldik Ege’ye. Kurduğunuz bu çiftlik kaç dönüm araziye yayılmış? Parçalı olarak 1000 dekar, 1 milyon m2 civarında arazimiz Nazilli’de. Meyve bahçelerini, zeytinlikleri de içeriyor bu rakam. Birkaç yıl önce başladığımız Kars dikimlerinde yine bu kadar bir arazi varlığımız var. Kars-Ardahan bölgesinde bunlar. Bir de geçen yıl Hatay’da, Amanoslarda başladığımız deneme dikimleri var. Orada da 50 dekar, 50 bin m2 civarı bir arazimiz var.

Şu anda çiftlikte kaç kişi çalışıyor?

120 diyeyim aşağı yukarı. Paketleme, tarlalar, ofis, mutfaklar, hayvanlarla ilgilenenler… Bu sabit çalışanlarımızın sayısı. Bir de tarım işlerinde mevsimlik işçiler olur biliyorsunuz, kimi zaman 200’e, bazen 300’e ulaşabiliyor bu sayılar.

Çiftliğin kurulması köy halkı tarafından nasıl karşılandı?

Şaşırdılar biraz. Daha doğrusu yürüyebileceğine çok ihtimal vermediler. İstanbul’dan gelen, kendine eğlence arayan kadın gibi gördüler sanırım… Gerçi ben de başlarda eşe, dosta gönderiyordum kolileri de sonra baktım hakikaten bir talep var. Çoğaltılabilir, büyütülebilir… Köylülerle yapmak istedim bu işi. Bir kooperatif kurmayı teklif ettim, yanaşmadılar, yürümez, borç kalır diye. “Ben kendim yaparım” o zaman dedim mecburen.

Bu girişiminizin köydeki kadınları cesaretlendirdiğini düşünüyor musunuz?

Evet, çok fazla yönü ile cesaret verdi kadınlara. Yani “Olmaz” dedikleri şeyin başarılabileceğini, üstelik bir kadının bunu başarabileceğini gördüler; bu önemli. Çalışanlarımızın %90’ı kadınlar… Çok ağır işler dışında, eğer bir işi bir kadın yapabilir ise öncelik onundur. Ofislerimiz, paketleme bölümümüz, pastane, mutfaklar, tarlalar hep kadın…

Traktörleri kullananlar da, resmi muhasebeyi tutanlar da, yöneticiler de kadın… “Ben başarabiliyorum” duygusunu yaşıyor her biri. Bu, İstanbul’da tanıdık bir duygu olsa da buralara biraz yabancı… Bir kadının tamamen kendi ayakları üzerinde durabilmesi, eşine hiçbir yönden bağımlı olmaması… Bir de iletişim-etkileşim var büyükşehirlerdeki hemcinsleri ile; o da çok cesaret veriyor. Çiftliğe gelen ziyaretçiler… Bizim kızlar İstanbul’da bir bankanın

yönetim kurulunda yer alan, büyük bir şirketin yöneticisi olan, pilot olup uçak uçuran ya da ne bileyim Ankara bürokrasisinde çok önemli yerlere gelmiş hemcinsleri ile karşılaşıp tanıştıklarında; yaptıkları ve kendi içlerinde basit gördükleri işlerinin aslında ne kadar önemli olduğunu duyduklarında büyük cesaret alıyorlar. “O başardı, ben de başarabilirim; o onu başarıyor ben de bunu” diyebiliyor buradaki kızlar. Çok da farklı olmadığını anlıyorlar birbirlerinden.

İki taraf için de önemli bir deneyim bu. Çiftlikte ne tür sebzeler üretiyorsunuz?

Nazilli’de, Kars’ta ve Amanoslarda yetişebilecek her şey… Yani pepino, avokado gibi şeyler dışında aklınıza gelebilecek tüm sebzeleri, meyveleri ve tahılları yetiştiriyoruz.

Çiftlikte ne tür hayvanlar var?

100 civarında ineğimiz, bunun aşağı yukarı yarısı kadar öküzümüz, epeyce bir koyunumuz / keçimiz, yüzlerce tavuğumuz var. Bunun dışında da benim kendi oluşturduğum “özel barınak” diyebileceğim bir alanda 80’e yakın köpeğimiz, köyün her yanında dolanıp yemeğini bizde yiyen 100’e yakın kedimiz, “renk olsun çeşit olsun” diye ortalıkta dolanan tavus kuşlarımız, dört tane de atımız var.

Hayvanların sütünden ve etinden faydalanıyor musunuz?

Çiftliğin içinde bir sağımhanemiz, bir de tam ruhsatlı mandıramız var. Burada dilediğimiz tüm süt ürünlerini üretiyoruz. Fakat ben maalesef oldukça koyu bir hayvanseverim. Hiçbir hayvanımı kestirmedim başından bugüne… Yaşarlar, ölürler, ineklere falan kepçe çağırıp mezar kazdırır, gömeriz. Tavuklar yumurtadan kesilseler de yaşamaya devam eder, yaşlanır, hastalanırlar. Sepet içinde veterinere git-gel arasında kaybederiz çoğunu… Bu biraz benim deliliğim. Oğlana, kıza da bulaştırdım.

İpek Hanım Çiftliği’nde başka ne gibi ürünler bulabiliriz?

Bakliyatlar, reçel gibi mamul ürünler, sebze-meyve kuruları, ekmek, pastane ürünleri, sabun, hatta buralardaki bir oyma ustasına yaptırdığımız şimşir kaşıklar… Aklınıza gelebilecek her şey kısacası. Et bulunmaz bizde.

Ürünlerin paketlenmesi ve gönderimi nasıl oluyor? Katkı maddesi kullanılmadığı için yolda bozulmuyorlar mı?

Bozulabilecek ürünleri zaten göndermiyoruz. Bunun dışında köpük koliler ve buzlar kullanarak basit bir soğuk zincir oluşturuyor, en sıcak günlerde süt ürünlerini dahi ulaştırabiliyoruz yıllardır. Sebzeler, meyveler, korunaklı, temiz kolilerde; kağıtlara sarılı gelir.

Kavanozlarımız cam. Sağlıklı yaşam için organik ürünler günümüzde olmazsa olmaz mıdır?

Önemli olan Anadolu tarımına, gerçek tarıma, gerçek gıdaya dönebilmemiz. Bu da niyet meselesi her şeyden önce… Organik kelimesini ben hiç kullanmadım, içinin tamamen boşaltıldığını düşünüyorum. Bir de orada çok büyük bir kavram kargaşası var… Organik tarım şu demek; bir sertifikasyon kuruluşuna akredite ol, bolca para öde, onların yönlendirdiği ithal tohumları dik, onların yönlendirdiği ithal gübreleri kullan, denetimlerden geç ve organik tarım sertifikası al. Oysa insanlar “organik” denildiğinde kendi çocukluklarındaki, annelerinin zamanındaki ilaçsız, müdahalesiz, gerçek Anadolu tohumları ile yapılan temiz tarımı arıyor. Anam-babam usulü tarım. İşte biz bunu yapıyoruz. Bunun da olmazsa olmaz olduğunu hep söylüyorum. Tarım, beslenme, sindirim sistemi gibi şeyler binlerce yılın doğal süreçleri ile şekillenip kodlanan şeyler… Bunlara insan eli, kimyasallar ile, laboratuar yetenekleri ile müdahale ettiğinizde illa ki olumsuz sonuçlarını yaşıyorsunuz.

Sağlıklı yaşam-GDO’lu ürünler bizleri nasıl etkiliyor?

GDO’lu sebze yiyen ölürken gerçek tarım ürünlerini yiyen ölümsüzlük iksiri içmiyor elbette… Ancak yaşam kaliteniz belirgin değişir, yaşlılığınız değişir… Benim dünyaya kazık çakma gibi bir gayem yok ama yaşamımın son yıllarını hastane odalarında değil torunlarımın arasında, huzurla geçirmek gibi bir hedefim var. Doğru düzgün beslendiğinizde, kirlilikten sakınabildiğiniz kadar sakındığınızda; bulduğunuz her fırsatta doğaya döndüğünüzde kendinizdeki değişimi rahatça fark edersiniz. Sadece beslenme de değil bu; bütünüyle bir yaşam tarzı…

Uluslararası anlamda Türkiye, organik tarımda dünyanın neresinde?

Fena bir yerde değiliz; kendi içimizde sorunluyuz. Avrupalı bizden mal alır mesela, serası ayrıdır, tarlası ayrıdır, çıkan ürün de ayrıdır. Başına diker kendi adamlarını, ne ilaç kullandırır ne sentetik gübre… O mal cidden para eder, acayip de kalitelidir. Bizim toprakta yetişir. İçeriye baktığınızda ise kontrolsüzlük, kısa yoldan para kazanma sevdası… Gerçek tarımı şu ülkede yaysak Türkiye’nin bütün Avrupa’yı doyurabileceğine inanıyorum ben. Montaj sanayisinin değil bize ait olan değerin, en iyi yaptığımız işin peşinde koşsak bakarsınız zengin de oluruz…